10 Aralık 2012 Pazartesi

Bir tatlı huzur almaya geldim

Tamam, öyle çılgın bir caz'dı, blues’du dinleyicisi olmasam da bazı tınılara kayıtsız kalmam pek mümkün olmuyor. Londra’nın eli yüzü düzgün dört gencinin 2005 yılında toplaşıp kurdukları, ilk albümleri 'Knee-deep in the North Sea’yi de 2007 yılında çıkarmış Portico Quartet de bunlardan biri. 

Çok değil, birkaç gün önce radyoda işitmemle youtube'un altını üstüne getirmem bir oldu ki ne göreyim; bu çocukcağızlar eğmişler başlarını önlerine efendi efendi müziklerini icra ediyorlar ablası! Bu içtenlikleri ve yetenekleri karşısında adeta bir sevgi seli olup hemen bağrıma bastığım ve herkesten yıllar sonra yeni keşfetmiş olduğum (evet, shame on me! I know, I know) Portico Quartet’in Ruins (yani ne kaldı ki geride senden) adlı single’ını hemen aşağıya yapıştırıyorum. 

Dinleyelim paylaşalım canlar; hem ne demişler bilmemek değil, öğrenip de üstüne oturmak ayıptır. Hadi afiyet.

4 Aralık 2012 Salı

Haydi Sanatçı Olalım!

Sanatçı Zeyno Pekünlü'nün "Being an Artist from Periphery" projesi, web tabanlı bir oyun formatında.

Oyunda; bulunduğunuz sosyal sınıfa, cinsel yöneliminize ve toplumda var oluşunuzu şekillendiren daha birçok konuya dair sorulara yanıt vermeniz isteniyor.

Sonuçta da "merkezin dışında" bir ülkeden gelip de sanatçı olabilir misin olamaz mısın ortaya çıkıyor.

Benim sonum, yanımda viski, bir kanepede uzanmış, gerçekleşmemiş hayallerime dalmış halde mortingen şıtraze çıktı.

Hadi size hayırlısı inşallah: www.artistryourself.com

26 Kasım 2012 Pazartesi

Anadolu Mutfağı Ekseninde Dünya Müziği

Bu USA'li gruplara neler oluyor, ne güzel şeyler oluyor da bu yılki albümleri, efendime söyleyeyim singılları bal dök yala oluyor.

Bear in Heaven'ın "Beast Rest Forth Mouth" gibi sarı odalarda yazılmış bir albümden sonra karşımıza böyle pampiş bi şarkı ve tatlış bir vidyoyla çıkması bana bu son fırtınalar acaba Amerika'yı mısır ekmeği, köy tereyağı ve çıntarla mı tanıştırdı da bu çocuklar bu tatlarla arınıp, birer neşe topuna dönüştüler diye düşündürüyor.

Yoksa ben Anzel balını fazla kaçırdım da kafam mı dönor?

 

21 Kasım 2012 Çarşamba

...'yı Gezegen Çıkışında Yakaladık!

Sparks'ın "There is no such thing as aliens" şarkısı için hazırlanan bu fan vidyosu, İstanbul cemiyet hayatının ünlü simalarını sizler için bir araya getirmiş.


 

17 Kasım 2012 Cumartesi

What if Atlas was one of us?


Spoilerahmanirrahim

Karakterlerinin önce uşak, sonra bahçıvan, sonra şoför olarak; ardından hep birlikte tekrar uşak olarak dünyaya geldikleri film, Cloud Atlas (Türçesi: Bulut Aras) bizde, başını çekenler olan Vaçovski kardeşler hakkında karıda kafa gitmiş ayol! dedirtmekten başka bir iz bırakmadı maalesef.

Ay içim şişti üç saat aşağılık Cevahirde ayrıca! Önceki bölümün özetiyle birlikte tam üç saat sürüyo nalet şey.

Kardeşim o ne öyle? Siz niye bu kadar vegana bağladınız, bu proteinsizlik sizin beyinlere nasıl bir tahribat yapmış? Protein de demişken, (tamam göndermenizi anladık öküz değiliz) o kızceğizleri geri dönüşüme soktuktan sonra ortaya çıkan şeye niye hala sabun diyosunuz abicim? Hay o sabun tozları bir köpüreydi, bir taşaydı, bütün Yeni Seulu köpükler basaydı da, sizi Adile Naşit bile kurtaramayaydı.Hele sen Halle Berry hele sen? Oh türkü oldu bu.


Jet skinle Sıla dizisinin setini ziyaret etmekle kalmayıp, ortalığı birbirine katmana ne demeli? O çile bezi şalının altında da neler saklıymış be kardeşim? İlk yardım seti mi çıkmadı, tırmanma seti mi çıkmadı, silah mı çıkmadı, torna tesviye masası mı çıkmadı? Yani senin film boyunca bir tayt bir şalla gezdiğini görmesek, durumu kurtarmaya çalışan yönetmens, bütün bunları filmin sonunda götüne doldurduğun o yastıktan çıkardığına da inandıracaktı bizi. Kafa nası gitmiş bunlarda sen hesap et artık...

Ayrıca sen nasıl bi medeniyetsin? Teknolojinle füzyon motoru yapmışsın, İsviçre çakısını hem (barutunu kendi döküp kendi yakabilen, dikişini de kendi otomatik atan) bir ilk yardım setine, hem bir tırmanma setine, hem bir silaha, hem de bir bowling topuna dönüşebilecek noktaya getirmişsin ama Tom Henks'in yüzüne doğru dürüst bi dikiş atamıyorsun. Adamın yaşlılığındaki hali neydi öyle kııız? Yazıklar olsun! Haşat etmişiniz adamı. Numune Hastanesinde bile daha iyisini yapıyollar. Ay ben daha ne diyim neresinden gireyim, neresinden çıkayım? Özetle Cloud Atlas 2453ün Merter'inde geçen bir film, o kadar. Boşa folloş edecekseniz gözlerinizi gidin izleyin abicim.

Ben biraz olsun sinirimi aldım gibi. Sözü, birlikte izlediğimiz arkadaşlardan Reflectio'ya ve Nalan Emirsoy'a bırakıp geçmişte kime kompresör şakası yaptım da bu filmi izlemeyi hak ettim diye düşünmeye çekiliyorum.

K. Voyvoda 


Cloud Atlas dedik, zamanında trailer’ını paylaştık (an itibariyle büyük pişmanlıklar içindeyim); ama benim epik edebi olarak rüyalandığım bu film, gecenin ardından izlediğim en kötü filmler arasında açık ara birinciliğe koşuyor.  Neresinden başlayacağımı bilemedim. Montajı daha dün öğrenmişcesine beceriksiz klişe geçişlerinden mi desem, baygınlık geçirten diyaloglarından mı desem... Wachowski kardeşlerin edebiyattan anladıkları, hristiyan ahlakı ekseninde incil hikayelerine gönderme yapmaktan ibaret olunca bir edebiyat eserini sinema diline aktarmayı becerememelerinin cezasını, hikaye boyunca durumun felsefi temelini açıklayan iç seslerle, yine seyirciye kesmişler. Bu da yetmezmiş gibi Matrix üçlemesinde hepimizi tiksindirdikleri ‘’the chosen one’’ (seçilmiş kişi) kafasından da çıkamamışlar. O kişi nerede, neden seçilmiş, seçilmesine oy birliği ile mi karar verilmiş bilmiyoruz ve Matrix’de olduğu gibi hiçbir anlam da veremiyoruz.  

Uzun lafın kısası, 170dk boyunca bir çile fırtınası halinde yine kahinlerden, dünyayı değiştirmesi beklenen yiğit savaşçılardan göz gözü görmüyor. İnsanlar film arasında salonu terk etmesinler diye filmin ikinci yarısına sakladıkları en kötü sahneler ve diyaloglar seçkisinden hangisine kıyamayıp 170 dakika film yaptıklarını ziyadesiyle merak ettim doğrusu. Wachowski kardeşler bir filmi daha ellerine yüzlerine bulaştırmayı başarmışlar bravo. Beceremiyorsanız az açılın da başkaları yapsın arkadaşım. 

Reflectio 


Yazımı okumadan önce şunu belirtmek isterim ki eğer siz de “ Sanki sen daha iyisini çekebiliceksinde” ya da işte ne biliyim “ Aman sanki senin sesin çok güzelde Ajda’nınkini beğenmiyosun” diyenlerdenseniz ve katı eleştirilerden çok hoşlanmıyosanız lütfen okumayın. Evet ben de “Cloud Atlas” kurbanı oldum ve bir kere daha anladım ki halkın çoooook güzel dediği bir filme asla gitmemeliyim.

Aslına bakılırsa film tam bir “deveye sormuşlar neren eğri diye o da nerem doğru ki demiş” örneği. Ancak ben daha çok yönetmenin seyirciye geçrimek istediği mesajı ( zaten bi tek onu anladım başkada mesajı varmıydı bilmiyorum) nasıl işlediği ve bunu geçirmek için kullandığı muhteşem “casting” den bahsetmek istiyorum.

Şimdi mesaj (çok yüksek ihtimalle ben öyle sanıyorum başka birşey anlayan varsa beri gelsin!) yeryüzündeki tüm insanların yaptıkları iyi, kötü, ahlaksız veya erdemli tüm hareketin birbirlerini bir şekilde etkiliyor olmaları. Yani tüm insanlık birbirine bağlı ve hareketlerimizden birbirimize karşı sorumluyuz. Ve tüm bu döngü geçmiş,  şu an ve gelecekle tamamen bağlı. Ha bide bunun yanısıra insanların hareketlerinin birbirini etkilediği yetmiyormuş gibi, yönetmen burdan hızını alamamış olacak ki birde geçmişten günümüze tüm insanlık aslında fiziksel olarak da birbirine benzemekte. Reankarnasyon, ölümden sonra yaşam, cennet-cehennem gibi kavramlarada inceden değinmek istiyor sevgili yönetmenimiz ancak hiç biri saçmasapan, sokakta simit satan Ramazan amcanın bile ezbere bildiği klişe açıklamalardan öte gitmiyor. Yani hiç bir yeni yaklaşım, yeni bir bakış açısı yok. Tamamen şu sıralarda “Hollywood’ da hangi konular satıyor abi? Pek de bilnçli olmayan okuyup kendini geliştirmeyen halkımız neyi çekici buluyor?” sorularından yola çıkılarak çekilmiş gibi çok samimiyetsiz buldum filmi ve yönetmeni.

Herneyse, tam da bu noktada yönetmen (ler)imiz (halk embesil ya illa gözüne gözüne sokulacak) zaten tamamen birbirine benzeyen  Koreli ablalarımızdan oluşan bir gelecekten işçi emekçi gurubunu ve bir de başroldeki Sonmi-451 i çıkarıyor karşımıza. Bu da yetmezmişiz gibi anlamayız hani bak reankarnasyon var bunlar geçmişteki kişilerle aynı bilmem ne demek için bu kızcağızı geçmişte Norveçli gibi çilleri ve turuncu saçları olan, bir Rus gibi mavi gözleri ve de bir Koreli şeklinde gözleri olan abuk subuk bir şekle sokuyor. Ne gerek var? Yani oyunculara daha az para ödiyeceğim diye neden bu kıza bu kadar çile çektirdin? Hadi Koreli tipli olsun diyosan koy bir başka Koreli? He ama yok o geçmişteki kadın, tamamen beyaz, renkli gözlü tam bir Anglo-Saxon olmalı değilmi? Çünkü kocası tipik bir Amerikalı. Ve yıl 2012 olmasına rağmen onlarda içten içe hala bu kafa var. Evet Koreli bir gelini kendilerine layık göremediler ve onu tam bir soğuk Avrupalı kanına çevirdiler. Neyse burayı daha fazla uzatmayacağım asabım bozuldu konuştukça.

Tabi bir yandan bu falsoları kapatır gibi gözüken Tom Hanks Halle Berry evliliği var ama Amerika’da Helle Berry gibiler artık hepimizden beyaz olarak kabul görüyor. Çünkü kendisi çikolata tenli. Yani o köle rolunde gördüğümüz gemideki zifiri karanlık süper tatlı David Gyasi (gerçekten favori karakterim oldu kendisi) gibi çok koyu bir teni yok. Aaaa öyle demeyin bu ton farklılıkları gerçekten “pis zenci” ve “Off çikolata ten böyle çoook koyu değil temiz temiz esmer gibi içime siniyor” gibi gerçeklikler için oldukça önemli!?

Peki bu yönetmen(ler)imizin bu çok uluslu oyunculuk seçimi sizce ne kadar samimi? Ve ayrıca sizce bunlar filmin hangi yönüne, hangi fikrine hizmet veriyor? He hepimiz kardeşiz eskiden din, dil, ırk mı vardı demeye çalışıyorsanız üzgünüm ama daha bir fırın ekmek yemeniz lazım. Hee yok şunu diyorsanız, bakın reankarnasyon denilen şey var ve eğer eskiden siyahi bir köleyseniz sonradan uzay üssünün başkanı, eee muhtaşem mavi gözlü yakışıklı bir kocaya sahip beyaz bir kadınsanız da Koreli bir işçi kadın olabilirsiniz? Hayat gerçekten çok güzel sıkmayın canınızı, bir yerlerde bir adalet var mı? Off gerçekten içim şişti daha fazla devam edemeyeceğim. Tabi hayat hep Amerika’da güzel, reankarnasyon da orda işliyomuş, henüz Ortadoğuya kadar inememiş!

Tamam hayatımda hiç film çekmedim, Ajda Pekkan kadar güzel bir sesim de yok ancak bu benim “Cloud Atlas” dan nefret etmemem ve Ajda’nın sesini beğenmemem için bir sebep değil a dostlar! 

Nalan Emirsoy

12 Kasım 2012 Pazartesi

Bi acayip bi hoş adam..


Bi acayip bi hoş adam Vincent Gallo’nun yazıp yönettiği ilk filmi Buffalo 66’yı daha dün izlemiş bulundum. Kısaca bahsetmek gerekirse; aile ilişkileri idealinde kendilerine düşen rolleri oynamakta başarısız ve belki de bu yüzden her ne kadar sevimsiz olsalar da bana gerçek olamayacak kadar gerçek görünen ebeveynlerinin soğukluğunu dengelemek için fantazi bir kendilik yaratan billy’nin hikayesi. Kendine dair kurduğu bu fantaziye zorla dahil ettiği layla’nın (Christina Ricci) sınırları zorlar derecede sıcak ve sevecen bir kişilik olmasını da, gördüğü azıcık yakınlıklar karşısında eriyiveren, içi buz kesmiş billy’nin (kendisine inanamadığı bir yakınlık gösteren layla ile sıcak bir küvete girene kadar) film boyunca tir tir titremesini de bu hikaye içerisinde oldukça manidar buldum.

 

Vay ne güzelmiş derken öğrendim ki Buffalo 66, Vincent Gallo’nun tek filmi de değilmiş. Hala ısrarla bohçasını toplayıp bana kaçmasını beklediğim Chloë Sevigny ile baş rollerini paylaştığı, festival seyircisi tarafından pornografik bulunduğu için '‘ıııyy iğrennnççç’’ olarak değerlendirilmiş Brown Bunny adlı bir filmi daha varmış. Onu da izler izlemez yorumlarımla burada olacağım. O zamana kadar ara sıcak niyetine Vincent Gallo’nun müzik albümünden (evet müzik albümü de var) ‘’Honey Bunny’’ isimli parçasına çekitiği video ile sizleri baş başa bırakıyorum.




Vincent Gallo - Honey Bunny from vegas on Vimeo.

5 Kasım 2012 Pazartesi

Meğerse...

Biz "Bunlar da birkaç albüm yapıp, turşu suyu ve sirke kavgalarını bari sonrasında edeydiler," diyeduralım; meğer buncağazların 2008'de yaptığı bi EP'leri de yok muymuş?

Varmış.

EP'nin hkayesi de ilginç.

Efendim bu kızlar, grubu feshetmeden önce bazı kayıtlar yapmışlar. Bu kayıtlar, 2006'da yapıp hemen ardından Voltran'ı demonte ettikleri "Grab That Gun" albümünden önce yapılmış ve plak şirketlerinin elinde -her hakkı saklı olaraktan- kalmış.

Ama sen meğer bunlar Erol Köse'yle anlaşmasınlar mı? Adam demesin mi ben bu parçaları başkalarına (Hadise'ye, Yavuz Bingöl'e ve Manga'ya) söyleticem diye?

Bunlar da buna sinirlenirler abicim. Çıkarlar o kümküs halleriyle, suratlarında çekilmez bi depresif dansöz ifadesiyle kendi şarkılarını çalarlar söylerler, kurda kuşa yem etmezler; "Thieves" adlı EP'yi yaparlar.

Not: Ama çok belli bunları artık öldürsen bir araya gelip bir şey yapmaz. Artık kim kimin madigudisine n'aptıysa...

O EP'den:



15 Ekim 2012 Pazartesi

Bana MıSın demiyoR

Biri bunlara "Hacı amma cazırdadınız ha!" mı dedi,  "Ay bu ne böle coz coz coz..." mu dedi yoksa bu ikisini de aynı insan mı söyledi de bu kadar etkilendiler bilemedim ama BMSR (Black Moth Super Rainbow) son albümü Cobra Juicy'de, üstündeki bütün fazlalıkları atarak bir şaheşem yaratmış.

Beni aylar aylar sonra evde kendi başıma dans ettirmeyi başaran (Oops!... I did it again. I gave my private details.) bu harika albümü edinin edindirin.

21 Eylül 2012 Cuma

Dö Dana Da Rirara…

Başlığın, yazının geri kalanıyla pek alakası yok. 

Müzikal personası Grimes olan Claire Boucher namlı hanım gızın Kanadalı oluşundan mütevellit,  bu Kanadalıların osurukları da mı böyle püyur saundludur acaba diye düşünmeye başlayınca, Kanada merkezli bir başlık atayım dedim. “Kanada, Kanada” diye düşünürken aklıma bu geldi. 

“Kanada merkezli, mesela Montreal diyebilirdin” deyin de güleyim.
  
Ay neyse.. Nedir abicim bu Kanadalı dream pop, experimental, synthpop, dark wave, industrialcıların (full copy paste) pörfekt masteringli albümler yapıyor oluşları? Austra’sı maustrası falan da böyle.

Neys, bu bok atma çabalarının hiç birinde bu garının 84’lü olup, hem müzisyen hem de bir music video director oluşuna ve yaşına göre sürüyle projeyi hayata geçirebilmesine duyduğum kıskançlığın zerresi yok söyliyim.

20 Eylül 2012 Perşembe

Kaşıkçı Pembesi

Beach House'un, Austin'da bu gece vereceği konserden önce ön grup (bunun solo projeler için olan adı ne?) olarak çıkuvercekmiş kendisi.

Twitter'da "ay erken gelin de bu harikalığı kaçırmayın," demişler de, bi canım arkadaşım aşkım promote'u gibi geldi bana..

Aha bu da piloğu: http://influencedbysomething.blogspot.com


11 Eylül 2012 Salı

''a half finished book is after all a half finished love affair''

bir yüzün, bir bakışın ardında tarifsiz hisler... şimdi bu da nerden çıktı serzenişleri eşliğinde kendinden taşan anlamsızlıklar... sizin var mıdır bilmem ancak tüm bunlara sevgili Tom Tykwer ve Wachowski kardeşlerin Cloud Atlas gibi epik bir cevabı var.

9 Eylül 2012 Pazar

brooklyn'de bir gırnatacı...

Brooklyn'li acar rapper Theophilius London, ''zaten durumun belli ama ağlıyor musun gülüyor musun orası belli değil,'' adlı kapak çalışması eşliğinde seslendirdiği, günlerce loop'ta kamaya mahkum grey x sage remixiylen bize geldi; ee ben de hiç acımadım, yapıştırdım.. Bu şoparın adını iyi belleyin zira yarın öbür gün lazım olması kuvvet ile muhtemel.

  

3 Eylül 2012 Pazartesi

Okou'm Ben Ya!

Hindi Zahra'nın (canım yaa) related (aret, kanka, büzüktaş) vidyolarında gördüğüm bir abla. Güzelmiş de..




Lana Rey Rey or Müşerref Akay?

Lana Del Rey'in sıçış vidyosunu burdan izleyebilirsiniz.

Not: Biz baktık, başka renk değil.


Jamie XX Remikslemezse Ben Gelin Gitmem


Bu ülke; Gönül Ülkü olsun, Funda RaaRaa olsun, Hande Ataizi olsun elektronik müzikte kilometre taşı olmuş pek çok isim yetiştirdi. Ancak, birini bile ölümsüzleştirecek böyle bir remiks yapılmadı, yapılamadı; utanıyorum. 

30 Ağustos 2012 Perşembe

Bakın Bakın


Hani şimdi bazı şeyler var, hani hepimiz aslında biliyoruz da bir diyemiyoruz.  petra mrzyk ve jean-françois moriceau'nun sebastien tellier için çektiği bu videoyu görünce madem onlar anlamış da gösteriyor; ben mi anlamıcam, ben mi söylemicem diyerek konu bir kabak misali zaten apaçık ortadayken ben biraz daha açmaya karar verdim. Şimdi göt göttür, tamam mı? Bunun eriydi dişisiydi olmadığı için ayrımcılığa karşıdır, birleştirici ve bütünleştiricidir; bu yüzden de çok özel ve çok güzeldir. Bu insan denen mahlukat bu kadar nankör bu kadar iki yüzlü olmasaydı, kendinden bir kendisi daha çıkmayaydı şu an yasal olarak göte tapıyor bile olabilirdik. Yaşam sevincimiz, hayat tecrübemiz sabah kalkma nedenimiz, uğruna dolaylı methiyeler dizdigimiz kollektif bir fetişimizken (böylesini görmedim) nasıl olur da bilinç altının derinliklerine sıkıştırılmaya çalışılır ki? Dünya gezegeni için güneş ne ise insanlık için de göt öyle bir şey galiba. Ayrıca elmaslar, yakutlar, zümrütler nereden geliyormuş bir bakın da görün.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Fikrimin ince monitörü

Sanal seks dedikleri zihin çakışması hadisesinin geldiği şimdilik son nokta. Artık long distance relationships (uzun yol aşkları)den midir, yoksa gerçekliğin alayının parlak zihinlerin ürettiği sanal tecrübenin zerresine bile denk düşememesinden midir bilinmez ama kah klavye okşamak, kah mouse titreştirmek arasında cereyan eden bu hadise artık dergilere kapak olmuş. Oldukça yüzeysel takılmayı adet edindiğim için konunun içeriğiyle pek ilgilenmesem de; söz konusu derginin, ''acaba ekranla muhattap olunarak yapılan masturbasyon da seksten sayılır mı? eğer öyleyse partneri olan her kendini ellediğinde aldatmış sayılacak mı?'' gibi sorunsallara cevap verip vermediğini yine de merak ettim.

Adam Öldürenler..

Tabii ki asla gerçek tarifi vermiyoruz ki aynısından yapamayın...
Carte Noire Recette filmée #1 Macarons from ))) datafone on Vimeo.

Leiden'in Kibar Kızı


Carice van Houten ablamız yuvalamış, Antony ablamız da kuyu fırının duvarına yapıştıra yapıştıra pişirmiş, ortaya da bu güzel pişi çıkmış. Yiyen bir pişman yemeyen bin.

Saygıdeğer bir arkadaşımızın sörçdüğüne göre, ablamız Hollanda’nın Leiden vilayetinin küçük bir köyünden gelme imiş. Şimdi anlaşılıyor, sözlerin çağrıştırdığı o “Sen herkesi kendin sandın / Antakya’nın kibar kızı...” durumları.

Kendisi Hollywood’larda (birinde de değil hepsinde) filmler çevirmiş, ha bir de Game of Thrones’un (adını sevem) önümüzdeki sezonunda da oynayacak imiş. Eee Antony de az anasının gözü değilmiş ki, bu pi ar değeri yüksek ablamızla fiçuringler icra ediyore.

Neyse, parça iyi parça. 


Tarlabaşı'nın Kızgın Kuşları


Angry Birds de (demode demeyin agzinizi kirarim) bazi bolumler resmen gecilemesin diye tasarlanmis. Sonra bi bakiyosun, efendim yok magazamizdan ekstra kus satin alabilirsiniz felan... Eminonu hayvan pazari mi burasi?


ii ya once bi parmak bal cal, ediktid et, sonra da mal satmaa basla.



Torbacisin Rovio! (o demode dienler anlar Rovio'yu) Hem de en adisinden..



Ben senin beni sevebilme ihtimalini sevmistim.